Öncelikle bir şeyleri inkâr edebilmek için “inkâr” sözünün ne anlam taşıdığını doğru bilmek lazımdır. İnkâr, normalde olan bir nesneyi yok saymak demek değildir. Tam tersine, var olan bir nesnenin varlığını kabul etmemek demektir. Zaten olmayan bir nesnenin inkârı da olamaz. Ki olmayan bir nesne zaten konuşulmaz da.
Sizler olmayan bir şeyler hakkında hiç konuştunuz mu? Dikkat ederseniz biz insanlar sürekli olan şeyler hakkında konuşuruz. Çünkü olmayan şeyler hakkında konuşmak akla ve mantığa da aykırıdır. Akıl, kendisine bildirilmeyen ve olmayan şeyler hakkında istese de konuşamaz.
Eğer bir şeyler hakkında konuşuluyorsa, o şey var demektir. İster o şeyi görün ve dokunun, isterseniz de dokunamayın veya görmeyin; hiç fark etmez. Çünkü insanın bilgi alanı sadece gözünün gördüklerinden ve elinin dokunduklarından ibaret değildir.
Hayatımızda gözümüzle görmediğimiz, elimizle dokunmadığımız fakat varlığını kabul ettiğimiz sayısız şey vardır. Örneğin aklı, sevgiyi, düşünceyi, zamanı veya birçok fiziksel kuvveti doğrudan gözümüzle görmeyiz. Fakat bunların sonuçlarını bilir ve varlıklarını kabul ederiz. Demek ki bir şeyin varlığını kabul etmek için onu mutlaka gözümüzle görmemiz veya elimizle tutmamız şart değildir.
Buradan tüm insanlığa hodri meydan diyoruz! İçinizden en bilgili olanınız bize olmayan bir nesne hakkında yorum yapsın. Bunu yapamazsınız ve asla yapamayacaksınız da!
Çünkü insan aklı, kendisine konu olan bir şey hakkında düşünür. Bir insan “Ben bunu kabul etmiyorum.” dediğinde bile aslında üzerinde konuştuğu bir kavram vardır. Burada önemli olan nokta, bir kavram hakkında konuşmak ile onun varlığını nasıl anladığımızı birbirinden ayırmaktır.
Yaratıcı (hâşâ) yok diyenlere gelince… Sizler bence Yaratıcı’nın olup olmadığı hakkında konuşacağınıza, kendi var olan aklınızı inkâr ettiğinizin farkına varın. Çünkü akıl, olmayan bir nesne hakkında yorum yapamaz. Akıl sürekli var olan şeyler hakkında yorum yapabilir ancak.
Burada bir başka soru daha karşımıza çıkmaktadır: İçinde yaşadığımız bu kâinat nasıl var olmuştur?
Gökyüzüne baktığımızda sayısız yıldız, gezegen ve galaksi görürüz. Yeryüzünde ise birbirinden farklı canlılar, bitkiler, hayvanlar ve insan vardır. Bütün bunların belirli kanunlar içerisinde hareket ettiğini biliyoruz. Gece ile gündüzün birbirini takip etmesi, mevsimlerin meydana gelmesi, canlıların doğması, büyümesi ve ölmesi; kısacası hayatın kendisi, insanı ister istemez varlık üzerine düşünmeye sevk eder.
Elbette insanın “Bütün bunların sebebi nedir?” diye sorması son derece tabiidir.
Bir insan bir kitap gördüğünde, o kitabın kendiliğinden meydana geldiğini düşünmez. Bir bina gördüğünde, taşların ve demirlerin tesadüfen bir araya gelerek binayı oluşturduğunu söylemez. Bir sanat eserine baktığında, onun arkasında bir sanatkâr bulunduğunu kabul eder.
O hâlde insanın kendisi ve içinde yaşadığı bu muazzam kâinat hakkında da düşünmesi gerekmez mi?
İşte burada iman ile inkâr arasındaki temel meselelerden biri ortaya çıkmaktadır. Mümin, gördüğü varlıkların ve düzenin arkasında onları yaratan bir Yaratıcı bulunduğuna inanır. İnkâr eden kişi ise bu yaratılışın arkasında herhangi bir Yaratıcı bulunmadığını savunur. Fakat her iki taraf da aslında aynı kâinata bakmakta ve onun varlığını kabul etmektedir.
Mesele, görülen varlığın kendisinden daha çok, onun nasıl var olduğu ve varlığının sebebinin ne olduğudur.
İnsan kendisine verilen akıl sayesinde soru sorar, araştırır, düşünür ve sonuç çıkarmaya çalışır. Akıl, insanın en büyük imtihanlarından biridir. Çünkü insan aklıyla doğruyu arayabileceği gibi, kendi önyargılarının peşinden giderek hakikatten de uzaklaşabilir.
Bu nedenle insanın yapması gereken şey, herhangi bir konuda olduğu gibi Yaratıcı’nın varlığı konusunda da peşin hüküm vermek değil; düşünmek, araştırmak ve kendisine verilen aklı hakkıyla kullanmaktır.
Kur’an-ı Kerim de insanı sürekli düşünmeye, ibret almaya ve yaratılış üzerinde tefekkür etmeye davet eder. Çünkü insanın gözleri yalnızca görmek için değil, gördüklerinden anlam çıkarmak için de vardır.
O hâlde sen ey inkârcı, “Tanrı yok.” derken bile aslında üzerinde konuştuğun bir Yaratıcı kavramını gündeme getiriyorsun. Fakat asıl mesele, sadece “Tanrı var mı, yok mu?” demek değildir. Asıl mesele, insanın bu soruyu samimiyetle sorup sormadığı ve cevabı ararken aklını, vicdanını ve düşünme kabiliyetini nasıl kullandığıdır.
Kâinatın varlığı, insanın varlığı ve bütün bu düzen karşısında insanın kendisine sorması gereken çok daha büyük bir soru vardır:
“Ben neden varım ve beni var eden kimdir?”
Bu sorunun cevabını aramak, insanın kendisini ve içinde yaşadığı dünyayı anlamaya başlamasının da ilk adımlarından biridir.
Kaynak: Celal Yağmur / islamvetarih.com
Soru?: Hz.Aişe’nin Peygamberimizle evlendiğinde 9 yaşında olduğu doğru mu? Hayır! Hz.Aişe Peygamberimiz (sav) ile evlendiğinde…